AnadoluTayfası.Net ( ATN )
Ah dünya, sen neden böylesin.. Arada bir gülen görmesem, ölesim geliyor, ölesim..
Geri git   AnadoluTayfası.Net ( ATN ) > AnadoluTayfa Cafe > Komikler.. > Komik Yazılar ve Fıkralar

Ders niteliğinde hikayeler...

Komik Yazılar ve Fıkralar
Ders niteliğinde hikayeler... , Ders niteliğinde hikayeler... Bir Bardak Sütün Hatırı Howard, yoksul bir ailenin çocuğuydu ve okul giderlerini karşılamak için kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu. O gün, hiçbir şey satamamıştı ve karnı da çok açtı. Bundan sonra çalacağı ilk kapıdan yiyecek birşeyler istemeye karar verdi. Kapıyı açan sevimli genç bayanı görünce utandı. Yiyecek bir şeyler yerine - "Affedersiniz, bir bardak su rica edebilir miyim?" diyebildi yalnızca. Genç bayan, çocuğun aç olabileceğini düşünerek kocaman bir bardak süt getirdi ona. ve Ders niteliğinde hikayeler... ders niteliğinde fıkralar, ders niteliğinde hikayeler, ders niteliğinde kısa hikayeler, ders verici kısa fıkralar, ders verici kısa hikayeler, ders çıkarılacak fıkralar, ders çıkarılacak kısa fıkralar, ders çıkarılacak kısa fıkraları, ders çıkarılan fıkralar, ders çıkarılan komik fıkralar, fıkralar ve çıkarılan dersler, öykü niteliğinde yazılar, hakkında bilgiler ve daha fazlasını içeriyor.. Devamını Oku...

 
07-14-2009 22:51 Yazan: Turkcell
Ders niteliğinde hikayeler...

Ders niteliğinde hikayeler...

Sponsorlu Bağlantılar

Bir Bardak Sütün Hatırı




Howard, yoksul bir ailenin çocuğuydu ve okul giderlerini karşılamak için

kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu.


O gün, hiçbir şey satamamıştı ve karnı da çok açtı. Bundan sonra çalacağı

ilk kapıdan yiyecek birşeyler istemeye karar verdi. Kapıyı açan sevimli genç

bayanı görünce utandı. Yiyecek bir şeyler yerine


- "Affedersiniz, bir bardak su rica edebilir miyim?" diyebildi yalnızca.


Genç bayan, çocuğun aç olabileceğini düşünerek kocaman bir bardak süt

getirdi ona. Çocuk, sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra


- "Çok teşekkür ederim, borcum ne kadar?" diye sordu genç bayana.


Genç bayan, "Borcunuz yok" diyerek, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle devam

etti;


- "Annem, gösterdiğimiz şefkat ve nezaket karşılığı olarak asla bir bedel

ödenmesini beklemememizi öğretti bize" dedi.


Çocuk "O halde çok teşekkürler, yürekten teşekkür ederim size" dedi.


Howard Kelly, evin önünden ayrıldığı zaman kendisini yalnızca bedensel

olarak değil, ruhsal olarak da güçlü hissediyordu.


Yıllar sonra genç bayan çok ender rastlanan bir hastalığa yakalanmıştı.

Yöredeki doktorlar çaresiz kalınca, hastalığı ile ilgili araştırmalar

yapılması için onu büyük kente gönderdiler.


Dr. Howard Kelly, konsültasyon yapması için çağrıldığı hastanın hangi

kasabadan geldiğini duyunca heyecanlandı. Artık genç olmasa da yıllar önce

kendisine sevgiyle yaklaşan bayanı ilk gördüğü anda tanımıştı ve onun

yaşamını kurtarmak için elinden geleni yaptı.


Uzun süren tedaviden sonra bayan sağlığına kavuştu. Dr. Kelly,

denetlemesi için önüne getirilen faturaya şöyle bir baktı ve üstüne

birşeyler yazarak zarfın içine koydu ve hasta bayanın odasına gönderdi.


Kadın elleri titreyerek aldı zarfı eline. Açmaya korkuyordu...


Hastane faturasını asla ödeyemeyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca bu

faturayı ödemek için çalışacağını biliyordu.


Sonunda zarfı açtı ve faturaya iliştirilmiş bir not dikkatini çekti.

Kâğıtta şunlar yazılıydı:


- "Hastane giderlerinin tamamı bir bardak süt karşılığı ödenmiştir.".




Eski Sisam krallarından Ancee adında bir zalim, yeni yaptırdığı bir bağa üzüm kütükleri diktiriyormuş. İşlerin bir an önce bitmesini sağlamak için kölelerini hiç dinlenmeden çalıştırıyormuş. O zavallı kölelerden biri, bir gün pek bitkin düştüğü için dayanamaz ve zalim krala ;


- Niçin bu kadar acele ediyorsunuz efendim? Siz bu bağın üzümlerinden yapılacak şarabı hiç bir zaman içemeyeceksiniz ki! deyivermiş.


Kral biraz kızmışsa da sesini çıkarmamış.


Nihayet gün gelip üzümler yetiştikten sonra, kral küleler de dahil herkesin toplanmasını emretmiş. Bir müddet sonra da o bağın üzümlerinden yapılmış şaraptan bir bardak getirilmesini emretnmiş. Daha önce kehanet gösterisinde bulunan köleyi de huzuruna çağırtmış. Şarap bardağını eline alarak:


- Söyle bakayım, benim bu şaraptan hiç bir zaman içemeyeceğimi tekrar iddia edebilir misin ? diye sormuş.


Köle şöyle cevap vermiş:


- Belli olmaz efendim. İçebileceğinizi söyleyemem. Çünkü dudak ile bardak arasındaki mesafe çok uzundur. O arada başınıza neler gelebileceğini de bilemem!


Köle sözlerini bitirir bitirmez, içeri kralın adamlarından biri girmiş. Bir yaban domuzunun bahçeye girdiğini ve asmaları kırıp döktüğünü söylemiş. Kral elindeki bardaktan bir damla dahi içmeden hemen dışarı fırmalış. Bahçede domuzun bulunduğu yere koşmuş. Kral ve domus arasında öldüresiye bir mücadele başlamış. Sonunda yaban domuzu mızrak gibi dişleriyle, Sisam kralının karını yarıp ölümüne sebep olmu.


Kral bostanda, bardak masada kalmis..


Şu söz olayı güzel bir şekilde ifade ediyor:









Sihirli Keman


Çok eskiden, genç bir kadın, kocasını ve küçük yaştaki oğlunu terkederek ortalıktan kaybolmuş, bir daha da görünmemişti. Kocası bir müddet sonra yeniden evlenmiş,


çocuk da üvey anne eline düşmüştü. Vakti gelip çocuk okula başladı. Ama derslerinde

hiç başarı göstermiyordu. Yaşıtları arasında en başarısız oydu. Çocuk derslerini başaramadıkça baba ve üvey annesi tarafından aşağılanıyor, ara sıra da


tartaklanıyordu.

Çocuk böyle aşağılandıkça daha başarısız oluyor, başarısız oldukça da aşağılanıyordu.

Bu durumda işin içinden çıkması mümkün değildi. Adı bir defa " aptal " a çıkmıştı.

Sonuçta beklenen oldu. Baba çocuğu okuldan aldı, bir ustanın yanına çırak olarak verdi. Fakat çocuk bu çıraklığında da bir varlık gösteremedi.


Eli hiçbir ise yakışmıyordu. Tersine sakarlığı, kırıp dökücülüğü daha çok göze

batıyordu. Ailesi tarafından olduğu kadar çevresi tarafından da itilip kakılıyordu. İşte

bu ortamda bir gün bu çocuğa, yıllar önce kendini ortalıkta bırakıp kaçan annesi

tarafından bir mektup ve birlikte bir paket gönderildi. Anne mektubunda, oğlunu çok

özlediğini, hiçbir zaman aklından çıkarmadığını, kaderin kendisini öyle davranmaya

ittiğini yazıyor ve bir çeşit özür diliyordu. Gönderdiği paketin içinden de bir keman çıkmıştı. Çocuk gerek mektup gerekse keman için çok sevinmişti. Annesi tarafından unutulmamış olması onu son derece mutlu etmişti.


Bu arada kemanı da çalmaya başladı.Kısa zamanda o kadar güzel keman çalmaya başladı ki herkes şaşırıp kaldı. Bu derece kabiliyetsiz, eli bir ise yakışmayan çocuk nasıl böylesine ustaca keman çalabilirdi? Başta baba ve üvey anne olmak üzere hemen


herkes gelen kemanın sihirli olduğuna inanmaya başladı. Başka türlüsü akıllarına sığmıyordu. Çocuk da giderek keman çalmada daha da ustalaşıyor, adeta kemani


konuşturuyordu.Hemen herkeste bu işin nasıl olduğunu, gizini araştirip öğrenmek

hevesi uyandı. Yakındaki bir kentte yaşayan bir bilgeye, çocuğun öyküsünü anlatıp,

onun nasıl da bilinen yeteneksizliğine rağmen kusursuz keman çalabildiğini, kemanda

bir sır olup olmadığını sordular. Yaşlı bilge şu açıklamada bulundu:

"Kemanda sandığınız gibi bir sır yoktur.Çocuk da sanıldığı gibi doğuştan kabiliyetsiz değildir. Ama başlangıçta annesi tarafından unutulduğunu sanarak okulda ve iş


yaşamında bir varlık gösterememiştir. Unutulmak çok kötü bir şeydir. Bütün kabiliyetleri körletir. Ama neden sonra çocuk annesi tarafından unutulmadığını, sevildiğini öğrenince var olan kabiliyetler yeşermiştir. Sizin etrafında bunca yorumlar, yakıştırmalar yaptığınız olay bu kadar basittir."












Patates , Yumurta ve Kahve


Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikayet eden; Her gün hayatinin ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmuştu.

Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu karşısına.

Genç kızın bu yakınmaları karşısında, mesleği aşçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.

Bir gün onu mutfağa götürdü.

Üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu.

Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, Bir cezveye bir patates, diğerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye başladı.

Kızı da hiçbir şey anlamadığı bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karşılaşacağı şeyi görmeyi bekliyordu.

Ama o kadar sabırsızdı ki, sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya başladı.

Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi.

Yirmi dakika sonra, adam cezvelerin altındaki ateşi kapattı.

Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu.

İkincisinden yumurtayı çıkardı.

Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana boşalttı.

Kızına dönerek sordu: - "Ne görüyorsun ?"

"Patates, yumurta ve kahve" diye alaylı bir cevap verdi kızı.

"Daha yakından bak bir de" dedi baba , "patatese dokun."

Kız denileni yaptı ve patatesin yumuşamış olduğunu söyledi.

"Ayni şekilde, yumurtayı da incele". Kız, kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaştığını gördü.

En sonunda, kızının kahveden bir yudum almasını söyledi.

Söylenileni yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadıyla bir gülümseme yayıldı.

Ama yine de bütün bunlardan bir şey anlamamıştı "Bütün bunlar ne anlama geliyor baba? "

Babası, patatesin de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de ayni sıkıntıyı yaşadıklarını, yani kaynar suyun içinde kaldıklarını anlattı.

Ama her biri bu sıkıntı karşısında farklı farklı tepkiler vermişlerdi.

Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumuşamış ve güçten düşmüştü.

Yumurta ise çok kırılgandı; dışındaki ince kabuğun içindeki sıvıyı koruyordu. Ama kaynar suda kalınca, yumurta sertleşmiş katılaşmıştı.

Ancak kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde kalınca, kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirmişlerdi ve ortaya tamamen yeni bir şey çıkmıştı.

"Sen hangisisin" diye sordu kızına.

"Bir sıkıntı kapını çaldığında nasıl tepki vereceksin?"

"Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin? "

"Yumurta gibi, kalbini mi katılaştıracakcaksın? "

"Yoksa, Kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her olayın duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi vereceksin "


Siz Hangisisiniz.........?










HERKESİN HIRSIZ OLDUĞU ÜLKE

Herkesin hırsız olduğu bir ülke varmış,ama istisnasız herkesin.Gece olunca, insanlar maymuncuklarını ve fenerlerini yanına alır ve komsusunun evini soymaya gidermiş. Gün doğarken geri döndüklerinde yüklerini alırlarmış. Ama her seferinde kendi evlerini de soyulmuş bulurlarmış.Ülkede kimse kaybetmezmiş,çünkü herkes birbirinden çalar ve bu dolaşım son kisi ilk kişiden çalana kadar sürermiş.

Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkmış. Gece olduğunda, çanta ve fenerle dışarı çıkmaktansa evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş.Hırsızlar geldiğinde evde ışık yandığını görüp soymak için içeri girmezlermiş.Ve bu durum bir süre devam edince, ahali bir konunun açıklığa kavuşmasını istemiş:

"Çalmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını bir şey yapmaktan alıkoymaya hakkın yok."demişler Bunun üzerine dürüst adam, geceleri evinden çıkar, fakat hiçbir şey çalmaz,döndüğü zaman evini hep soyulmuş bulurmuş. Adamın bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek tek bir şeyi kalmamış ve ülkeyi terketmek zorunda kalmış.

Daha iyi soygun yaparak zenginleşenler kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlamışlar. Zengin fakir ayrımı giderek çoğalmış. Zenginler mallarını korumak için polis teşkilatı ve hapishaneler kurmuşlar ve kendi mallarının çalınmasını yasa dışı ilan etmişler.Ancak yoksulların mallarını çalmak hala serbestmiş.Bir süre geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmez olmuş. Çünkü yoksulların çoğu ya açlıktan ölmüş ya da ülkeyi terketmişler.Zenginler ve maaşlı soyguncular ise soyacak kimse kalmadığı için servetlerini yitirmeye başlamışlar.

Sonunda zenginler eski düzeni yeniden sağlamak için dürüst adamı başa getirmeye karar vermişler.Ancak dürüst adamın evine gittiklerinde sadece yerde yazılı bir kağıt varmış.Kağıtda şunlar yazıyormuş:

" Bir insan sadece dürüst olduğu için aranıyorsa her şey için çok geç olmuş demektir"










Kahvenin hatırı


Eski bir hikayedir, vaktiyle İstanbul'da Yemiş İskelesi'nde kahvecilik

yapan ve başından türlü maceralar geçtikten sonra âmâ düşen bir adamdan

naklen Üsküdarlı halk şairi Vasıf, ondan da naklen Reşad Ekrem şöyle

kaydediyor (İstanbul Ansiklopedisi V, 2808):


Bu adamın "Bir gün kahvehanesine bir yeniçeri gelip,


- Hey arkadaş!. Hep müşterilerine birer kahve yap, lakin şu kâfire

yapma, demiş. Kâfir dediği de bir köşede oturup nargile içen bir Rum gemi

kaptanı imiş. Âmâ, hiç şüphesiz ki o zaman gözü açık, birer kahve yapıp

vermiş. En sonra da iki kahve yapıp,


- Kaptan, biz de seninle içelim!.. diye Rum müşterinin yanına oturmuş.

Yeniçeri,


- Heeyy!.. Ben sana o kafire kahve yapma diye tenbih etmedim mi?

deyince kahveci de,


- Kaptana yaptığım kahve senden değil, ocaktandır ağa!.. cevabını

vermiş.


Aradan zaman geçmiş. Sisam adasında büyük bir isyan baş göstermiş.

Kahveci de yeniçeri ocağında kayıtlı asker olduğu için adaya sevk edilmiş.

Askerin arasında şuyû bulduğuna göre Sisam'da asi olan Rumlar, ele

geçirdikleri Türk esirleri bir meydanda müzayede ile satarlar, arttırıp

alan da hemen boğazlayıp kesermiş. Müzayede ile esir satmaktan kasıtları

da, isyan hareketini beslemek için bir nevi yardım toplamakmış. Gün

gelmiş, Yemiş İskelesi'nin kahvecisi de Rumların eline esir düşmüş ve diğer

esirlerle birlikte o meydanda satışa çıkarılmış. İstekliler kaç kişi

ise karşılarına dizilmişler, bekleşirler imiş. O sırada tepeden tırnağa

silahlı bir Rum gelmiş. Bunları gözden geçirdikten sonra bir iskemleye

oturmuş. Müzayede de başlamış. İlk, bir paradan başlarlarmış. Bir canda

beş paraya, on paraya kadar çıkarmış. Sıra kahveciye gelince iskemlede

oturan o silahlı adam yekden,


- Beş kuruş!.. diye bağırmış.


Arttıran olmayınca da esiri alıp bir muhafız nezareti altında şehirden

çıkarmış. Zavallı kahveci, "Beni beş kuruşa aldığına göre kimbilir ne

gibi işkencelerle öldürecek!?.." diye düşünürken, ıssız bir yerde o

silahlı Rum,


- Korkma, demiş, sen beni tanımadın ama ben seni tanıdım. Hani bir

yeniçeri bana hakaret ettiği zaman sen onu dinlemeyip bana kahve ikram eden

Yemiş İskelesi'ndeki kahveci değil misin?!...


Kucaklaşıp öpüşmüşler.


Bir fincan kahvenin hatırını sayanlardır ki asi de olsa, şakî de olsa

merd adamdır."


Doğru söze ne denir!..







Anneler, babalar, lütfen dikkatli okuyun....


Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı:

"Anne biliyormusun bugün yuvada ne oldu?"

"Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum."


Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu.


Hersey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda.


Bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hiç yer kalmıyordu.

Nerelere gitsindi?


Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu.

Koşarak yanına gitti.

"Sana yardIm edeyim mi?" dedi en sevimli halini takınarak. Annesi manalı manalı baktı.

"Hayırdır. Bir yaramazlık filan. Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten."


Yorgunluk nasıl bir şeydi. Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır "Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni"

diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi. Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.


"Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor."

"Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum."


Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun olduğumdan. Böyle yorgun yorgunken...


"Anneciğim sen yorulma diye..."

"Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi.Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz."

"Hani siz yoruluyorsunuz ya..."

"Eeee...."

"Ben de oynamaktan yoruluyorum."

"Ne yapayım?"

"Bilmem..."


Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı. Işıklar söndü birden.


Annesi öfkeyle söylenmeye başladı."Mum da yok" diye diye karıştırdı dolapları el yordamı.


Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü.

Gaz lambasının ışığında deli tavsan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne.


Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavsan kafası yaptı. "bak deli tavsan" diyerek parmaklarını oynattı.


Yoldan gecen arabaların farları duvardaki tavsana yol açtı. Tavsan alabildiğine hür dolaştı sağda solda.


Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu.


Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı.


Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti birden.

Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı.


Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini. Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.

Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına "İşin bitince beni sever misin anne?" dedi.


Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.







Ele geçebilecek en büyük fırsat:

On bir yaşındaydı ve New Hampshire gölünün ortasındaki adadaki evlerinde ne zaman eline bir fırsat geçse hemen balığa giderdi. Levrek avı yasağının kalkmasından bir gün önce, babasıyla akşamın ilk saatlerinde küçük güneş balıklarından yakaladı. Sonra oltasına yem takıp, oltayı fırlatma talimi yaptı.Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleleler oluşturmuş,

daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu. Oltasının hızla çekildiğini hissedince, oltaya büyük bir balık geldiğini anladı. Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi.Çocuk sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı. O güne kadar gördüğü en büyük balıktı, bir levrek; ama av yasağının kalkmasına sadece saatler kalmıştı. Baba oğul güzelim balığa baktılar, pulları ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı. Saat on olmuştu. Av yasağının bitmesine daha iki saat vardı.

Önce balığa, sonra oğluna baktı.

"Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum," dedi.

"Baba!" diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle.

"Başka balıklar da var," dedi babası.

"Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil!" dedi çocuk.

Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu. Babasının yüzüne baktı bu kez. Kendilerini hiç kimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığı yakaladıklarını bilmesinin olanaksız olmasına karşın, babasının sesinden bu konuda hiçbir ödün vermeyeceğini anlamıştı.Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı. Balık suya düşer düşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu. Çocuk bir daha bu kadar büyük bir balık tutamayacağından emindi..


Bu olay bundan tam otuz dört yıl önce oldu. Bugün o çocuk New York City'nin ünlü mimarlarındandır. Babasının küçük evi hâlâ o adadadır. Oğlunu ve kızlarını hâlâ o adadaki küçük eve balık tutmaya götürür.Çocuk haklıydı. Bir daha o kadar büyük bir balık tutamadı. Fakat değerler konusunda bir ikilem yaşadığı zaman hep o balığı gözünün önüne getirir. Babasından öğrendiği gibi değerler doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur. Güç olan yalnızca değerlerin

uygulanabilmesidir.


Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz? Evet,küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk.

Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmez. Bu anıyı dostlarımıza ve torunlarımıza göğsümüz kabara kabara anlatırız.Fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmaktır önemli olan.





İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta

birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç

armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.


Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını

huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin

tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama

bu farkı sadece ikisi bilecekti.


Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi.

Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.


Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü bu üç altın

heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi

görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O

heykeli bulunca bana haber ver."


Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına

kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı.

Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark

göremediler.


Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm

bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana

attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç,

hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.


Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı

sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.


Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.


İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.


Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak

telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye

gitmiyordu.


Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:


"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.


Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul

değildir.


En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.


Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim."











Kadının biri, cömert olduğu söylenen yaşlı bir bilgeye gidip:


- Bu şehirde benden fakir insan yok!. demiş. Bana biraz yardım eder misiniz?


Bilge adam, kadının kucağındaki bebeğin bir ipeği andıran yanaklarını okşayıp öptükten sonra:


- Demek fakirsin!. demiş. Hem de çok fakir. Ama karşılıksız yardım yapmak, âdetim değil!. Eğer yardım istiyorsan, çocuğunun parmağını satman gerekir..


Kadın, önce deli olduğunu sanmış bilgenin. Daha sonra da, kötü bir şaka yaptığını... Ama adam ciddî görünüyormuş. Kadına bir kese altın uzatıp:


- Ayak parmağına da razıyım!. demiş. Zaten cerrah olduğumdan, ona acı çektirmem


Kadın, bütün kanını donduran bu teklif üzerine kaçmayı düşünürken, adam:


- Sadece tırnağını söksem de olur! diye devam etmiş. Biliyorsun zamanla yenisi çıkar.


Kadın, bu ruh hastasına daha fazla dayanamamış. Ve kapıyı çarpıp uzaklaşırken, adam onun arkasından:


- Nasıl bir fakir olduğunu anlayamadım!. diye bağırmış. Kucağındaki hazinenin tırnak kadar bir parçasını, bir kese altına değişmiyorsun.












Köyün tek çeşmesi başında üç kadın sıraya girmiş kaplarına su

doldurmaktaymış. Kadınlar aralarında çene çalarken yanlarına yaşlı bir adam

yaklaşmış ve kadınların konuştukları ile yakından ilgilenmiş.

Birinci kadın şöyle demiş; "Bakınız benim bir oğlum var. Becerikli mi

becerikli, yetenekli mi yetenekli. İnanın örnek bir delikanlıdır o."


İkinci Kadın; "Benim de bir oğlum var. Bülbül gibi şakır, sesi insanlara

gözyaşı döktürür."


Üçüncü kadın ise oğlu hakkında hiçbirşey söyleyememiş.


Kadınlar serçe parmağı kalınlığında bile su akmayan çeşmeden kaplarını

zorlukla doldurduktan sonra oradan uzaklaşmaya hazırlanırken yaşlı adan

onları izlemekteymiş. Bir ara, birinci kadının oğlu görünüp grubun önünde

mükemmel bir takla atmış. Annesi "jimnastik gösterileri de yapabilir"

diyerek oğlunu pohpohlamış. Derken ikinci oğul gelmiş. O kadar güzel, o

kadar yanık türkü söylemiş ki, dinleyenler hayranlıklarından neredeyse küçük

dillerini yutacaklarmış. En son üçüncü kadının oğlu onlara yaklaşmış. İlk

ikisinin aksine hiçbir şey yapmamış sadece annesine koşmuş ve su kabını onun

elinden alarak kendisi taşımış.


Bundan sonra üç kadın yaşlı adama sormuşlar. "işte şimdi oğullarımızı

gördünüz değil mi?"

"Ben sadece bir tek oğul gördüm. Annesinin elinden su kabını alarak kendisi

taşıyan oğulu" yanıtını vermiş yaşlı adam













İnsan Ne ile Yaşar?


Bir zamanlar bir kralın aklına söyle bir düşünce geldi; "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım."


Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükafat vereceğini ilan etti.


Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı.


İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim

hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. Ancak böylece, dediler; her şey tam zamanında yapılabilir.


Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep

daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler.


Bu defa başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar

vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.


Fakat bu defa da başka bilginler; "Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir kişi anında karar verebilir." dediler. "Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini

bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır.


İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar;bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı.


Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dini ibadet dediler.


Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirini kabul etmeyip kimseye de ödül vermedi.


Ama hala doğru cevapları alamadığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi.


Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü. Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek tarhları kazıyordu.


Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu. Kral yanına gelip söyle dedi:


- Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru şeyi, doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim işler nelerdir?


Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti.

"Yoruldunuz." dedi kral, "Küreği bana verin de biraz dinlenin.".

Münzevi, "Sağ olun" diyerek küreği krala verip yere oturdu.

Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı.


Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve söyle dedi:


-Biraz dinlenin; bir parça da ben çalışayım.


Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp söyle dedi:


-Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim.Eğer cevap vermeyeceksen, söyle de evime gideyim".


Münzevi, "Buraya koşarak birisi geliyor" dedi, "Bakalım kim?". Kral arkasına döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu.Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı. En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir şey istedi. Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada akşam olmuş hava soğumuştu. Kral,

münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı.Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı.


Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti.


Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam;

"Beni affedin" dedi, zayıf bir sesle.


Kral "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi.


"Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum" dedi adam. "Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusuya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı

sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni."


Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi.


Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı.


Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu. Münzevi dışarıda, bir gün önce kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu.


Kral ona yaklaştı ve söyle dedi:


-Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum!


Yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve, "Cevabınızı aldınız" dedi. "Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu kral.


"Anlayamıyorsunuz" diye cevapladı münzevi. "Dün eğer benim dermansızlığıma acıyıp şu tarhları kazmasaydınız, gidecek ve su adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız.Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti.Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı.

Bundan sonra şu gerçeği unutmayın; 'Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur.'"







Gerçek Bir Hikaye



Kırık dökük,tozlu bir keman müzayede,Açık arttırmayı yapan bağırıyor ;


bir keman, yokmu arttıran.? 1 dolar, 1 dolar bir kemana.? sadece 1 dolar mı.? Arkalardan iki,üç dolar,Sadece üç dolar diye bağırıyor müzayedeyi yöneten, kemanın tozunu almaya çalışıp arttırmayı yükseltmeye uğraşır,Bir kemana bu teklif,der.4.5.6,8 dolar,arttırma zor yükselir. satıyoruuum,satııyoooruumm.!! ortalardan biri bağırır 10 dolar,arttırmayı yöneten acı acı güler 10 dolar,bir kemana 10 dolaaar,saat saat,saaaaaatt..Arkalardan biri kalkar,ön tarafa gelir,kemanı eline alır,cebinden çıkardığı mendille siler,yayını gerer,küçük bir akord yaptıktan sonra çalmaya başlar,inanılmaz bir melodi yükselir,herkes şaşkındır,önden biri fırlar 500 dolar,600,700,800 1000 dolar,müzayedeci şaşkın ve sevinçli,yokmu arttıran, bu muhteşem keman 1000 dolar,1500,2000, 10 dolara zor satılan keman 2000 dolar ,saat, saaaat, saaaattııımmmm. Adam kemanı bırakır yerine dönerken herkes sorar kimsin... paganini




Sanat insan duyguları ile hayat bulan olgulardır,ona yaşam veren SANATÇIDIR













Bir zamanlar...



Bir zamanlar, iki ülke amansız bir rekabete tutuşmuştu. İki ülkeden birinin halkı, karşı tarafa kendi ülkelerinin zenginliğini kesin bir şekilde göstermek istiyordu. En kolay, ama en etkileyici bir şey yapılmalıydı; bunun için şehrin ortasına büyük bir havuz yapılmasına karar verildi. gece herkes bir kova süt getirecek ve bu havuza dökecekti. Herkese bu fikir cazip gelmişti.


Herkes, kararlaştırılan gece götürdüğünü havuza boşalttı. Ne var ki, sabah olduğunda, ortada içi süt ile değil, dupduru su ile dolmuş bir havuz vardı. Çünkü herkes, aynı şekilde düşünmüştü: Bu kadar insan içinde yalnız ben, süt yerine bir kova su döksem ne fark eder ki, kim fark eder ki!


Hint bilgesi, bu olayı kitabına aldığı sayfaya kendi notunu da düşmüştü:


Hayatın içinde "fark etmez", "fark edilmez" denilen hiçbir şey yoktur.





Huzur...

Bir gün, halkı tarafından sevilen bilge bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıyla büyük bir ödül vereceğini ilan eder.


Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar, birbirinden güzel resimler yaparlar. Sonunda eserleri saraya teslim ederler...


Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar vermesi gereklidir. Resimlerden birisinde sakin bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslemektedir. Resme kim baktı ise onun mükemmel bir 'huzur resmi' olduğunu düşünür.


Diğer resimde de dağlar vardır; Ama engebeli ve çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden yağmur boşanmakta ve simsek çakmaktadır. Dağın eteklerinde ise kopuklu bir şelale çağıldar. Kısacası, resim hiç de huzurlu gözükmemektedir. Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardında, kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık görür. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası vardır. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş yuvasını kurmaktadır. Harika bir huzur ve sükun örneği. Ödülü kim kazanır.Tabii ki ikinci resim!


Kralın açıklaması ise şöyledir; 'Huzur, hiçbir gürültünün, sıkıntının ya da zorluğun bulunmadığı yer demek değildir. Huzur bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükun bulabilmesidir'...






Yaşlı bir adam göl kenarında balık tutuyormuş diğer insanlarla..Yaşlı adam oltasını atmış,beklemiş ve kocaman bir balık çekmiş..Adam balığı almış eline, nazikçe çıkarmış iğneyi baliğin ağzından şöyle bir balığa iyice bakmış ve göle atmış.

Yaşlı adamdan başka kimse balık yakalayamıyormuş.Yaşlı adam tekrar oltasını atmış daha kocaman bir balık ,adam tekrar balığın ağzından iğneyi nazikçe çıkarmış ve balığa şöyle bir etraflıca bakmış ve tekrar göle atmış baliği.Her seferinde daha kocaman balıklar yakalamış yine etraflıca baktıktan sonra balıkları atmış göle.

Yanında balık tutanlar artık dayanamamışlar ve adamın yanına gelmişler.

Amcacığım napiyorsun sen demişler biz saatlerdir buradayız tek bir balık bile yakalayamadık ..Sen ise kocaman kocaman balıkları göle tekrar atıyorsun demişler .Neden acaba diye sormuşlar?

Adam dönmüş kalabalığa ve şöyle demiş;

Benim Tavam küçük evlatlarım...





Bir zamanlar, Uzak Doğu'da, artık yaşlandığını ve yerine geçecek birini seçmesi gerektiğini düşünen bir imparator varmış. Yardımcılarından ya da çocuklarından birini seçmek yerine; kendi yerine geçecek kişiyi değişik bir yolla seçmeye karar vermiş. Bir gün, ülkesindeki tüm gençleri çağırmış ve: "Artık tahttan inip yeni bir imparator seçme vakti geldi. Sizlerden birini seçmeye karar verdim." demiş. Gençler şaşırmışlar, ancak o sürdürmüş: "Bugün hepinize birer tohum vereceğim. Bir tek tohum... Ama bu çok özel bir tohum. Evlerinize gidip onu ekmenizi, sulayıp büyütmenizi istiyorum. Tam bir yıl sonra büyüttüğünüz o tohumla buraya geleceksiniz. Sizi, yetiştirdiğiniz o tohuma göre değerlendirip, birinizi imparator seçeceğim."



Gençlerin arasında Ling adında biri varmış. O da diğerleri gibi tohumunu almış. Eve gidip heyecanla olayı annesine anlatmış. Annesi bir saksı ve biraz toprak bulup, onun tohumu ekmesine yardım etmiş. Sonra birlikte dikkatlice sulamışlar. Her gün sulayıp büyümesini bekliyorlarmış.



Yaklaşık üç hafta sonra diğer gençler tohumlarının ne kadar büyüdüğünü anlatırken, Ling hayretle kendi tohumunda hiçbir değişiklik olmadığını görüyormuş. Üç hafta, dört hafta,beş hafta geçmiş... Hala hiçbir şey yokmuş. Diğerleri yetişen bitkilerinden söz ederken Ling çok üzülüyormuş. İmparatorun onu beceriksiz sanmasından çok endişeleniyormuş. Ancak, arkadaşlarına hiç bir şey demiyor sabırla bekliyormuş.



Sonunda bir yıl bitmiş ve tüm gençler bitkilerini imparatorun huzuruna getirmişler. Ling, annesine boş saksıyı götüremeyeceğini söyleyince, annesi ona cesaret verip; saksısını götürüp dürüst bir şekilde olanları imparatora anlatmasını istemiş. Ling,annesinin sözünü tutmuş ve boş saksıyla saraya gitmiş. Saraya varınca; gördüğü bitkilerin güzellikleri karşısında şaşırmış.



Sonra imparator gelmiş ve tüm gençleri selamlamış. Ling, arkalarda bir yerlere saklanmaya çalışıyormuş.


"Ne büyük bitkiler, çiçekler ve ağaçlar yetiştirmişsiniz. Bugün biriniz imparator olacak." demiş imparator.


Aniden arkada elinde boş saksısıyla Ling'i fark etmiş. Hemen muhafızlarına onu öne getirmelerini emretmiş. Ling çok korkmuş. "Sanırım beceriksizliğimden dolayı beni öldürtecek."


Ling öne geldiğinde imparator adını sormuş.


"Adım Ling." demiş. Tüm gençler gülüşüp onunla alay etmeye başlamışlar. İmparator onları susturmuş. Ling'e bakıp kalabalığa doğru dönmüş. "Yeni imparatorunuzu selamlayın. Adı Ling!" demiş. Ling inanamamış. Çünkü tohumunu bile yetiştirememiş, nasıl imparator olurmuş?...



İmparator devam etmiş: "Bir yıl önce burada herkese bir tohum verdim. Siz ekip, sulayıp bir yıl sonra getirecektiniz. Ama hepinize kaynamış tohum vermiştim. Asla büyümeyecek olan... Ancak Ling'in dışında herkes ağaçlar, bitkiler ve çiçekler getirdi; çünkü tohumun büyümediğini fark edince hepiniz onu bir başka tohumla değiştirdiniz. Oysa sadece Ling içinde benim verdiğim tohum olan boş saksıyı getirme cesaret ve dürüstlüğünü gösterdi. Onun için yeni imparatorunuz o olacak!!!"


En sade doğrular mı? En renkli yalanlar mı ?





Pers imparatorunun başverziri Büzur Mehir tarafından 1400 yıl önce tasarlanan tavla oyunu; Dünyanın en popüler oyunlarından biridir. Zaman kavramından alınan ilhamla tasarlanan oyunun zamana böylesine direnmesi son derece etkileyici.


Senenin birliği olarak tavla bir tanedir.

Tavlanın içindeki karşılıklı 6'şar hane

12 ayı temsil eder.

15 açık ve 15 koyu renkli pul,

Ayın 15 gece ve 15 gündüzünü simgeler.

Karşılıklı 12'şer hane günün 24 saatidir.


Eski zamanlarda Hint İmparatoru, satranç oyunun Pers İmparatoruna, yanında bir mektup ile hediye olarak göndermiştir. Mektubunda oyunla ilgili hiç bir açıklama yapmazken şöyle bir mesaj yazmıştır.


Pers İmparatoruna;

Kim daha çok düşünüyor,

kim daha iyi biliyor,

Kim daha ileriyi görüyorsa

O kazanır.

İşte hayat budur...


Pers İmparatoru dönemin en alim veziri olan Büzur Mehir ile bu mesajı paylaşarak, ondan oyunu çözmesi ve kendisinin de karşılık olarak Hint İmparatoruna hediye edilmek üzere başka bir oyun icat etmesini ister.


Vezir haftalarca çalıştıktan sonra gönderilen satrancın her taş hareketini ve oyunu çözer daha sonra da on günde tavlayı icad eder ve imparatora sunar.


Hint İmparatoruna tavla oyunuyla birlikte gönderilmek üzere şöyle bir mesaj hazırlanır.


Hint İmparatoruna;

Evet, Kim daha çok düşünüyor,

kim daha iyi biliyor,

Kim daha ileriyi görüyorsa

O kazanır.

AMA BİRAZ DA ŞANSTIR.

İşte hayat budur...






İki Kardeş


Zamanın birinde 2 kardeş varmış. Büyük olanı koskocaman bir

çiftliğin sahibi ve koyun ağasıymış. Hatta o kadar zenginmiş ki

zenginliği başka memleketlerde dahi dillerde dolaşırmış.

Küçük kardeş de abisinin yanında karın tokluğuna çiftlik

işlerinde çalışırmış. Kar kış sıcak filan demeden abisinin

işlerini halletmek için vargücüyle çalışırmış.


Ortalığın sıcaktan cayır cayır yandığı bir yaz günü küçük kardeş

yorgunluktan bitap düşmüş ve bir ağacın gölgesinde uyuyakalmış.

Çok geçmemiş ki abisi kardeşini ayağındaki koca potinleriyle

hafiften tekme atar gibi "kalk iş zamanı uyunur mu bedava ekmek

yok" diyerek uyandırmış. Kardeşi ne olduğunu anlamadan şaşkın

gözlerle etrafa bakmış ve abisi o heybetli cüssesiyle karşısında

dikiliyor. "Abi neden uyandırdın beni çok güzel bir rüya

görüyordum. Rüyamda büyük bir çiftliğim atlarım hayvanlarım ucu

bucağı gözükmeyen tarlalarım benim için çalışan yüzlerce isçim

traktörlerim ve daha sayamayacağım bir sürü mala sahiptim. O kadar

güzel bir rüyaydı. Keske uyandırmasaydın da biraz daha tadını

çıkartsaydım" diye seslendi abisine. Abisi ise pis pis sırıtarak

"sen bu saydıklarını ancak rüyanda görürsün oysa bak ben bütün

bu saydıklarına sahibim ben bunların içinde yüzüyorum..." diyerek

sürdürdü sözlerini. Kardeşi ise dalgın gözlerle abisine baktı

ve şu sözler döküldü kurumuş dudaklarından.


"Abi biliyor musun aslında ikimizde rüya görüyoruz; fark, benim

rüyam gözlerimi açınca bitiyor senin rüyan ise gözlerini kapayınca bitecek!!!"






Yıllar önce, çok uzaklarda bir adam varmış. Bu adam çalışmak amacı ile çok uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış. Sonunda memleketine dönme zamanı gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmiş ve evinin yolunu tutmuş.


*** Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden geçmiş.


Yolda yürürken köşe başında birisi "Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe" diye bağırıyormuş. Adam düşünmüş: 'Nasıl olur, bir nasihati bin akçeye satarlar, ben yıllarca çalıştım ve sadece 3000 akçe biriktirdim' Bu ise pek akli ermemiş ama merak iste. Duramamış ve adama bin akçe vererek o nasihati satın almış. Nasihat " KADERDE NE VAR iSE O ÇIKAR" ve yoluna devam etmiş...


*** ilerde yine köse başında başka bir adam bağırıyormuş "bir nasihat bin akçe" diye. Adam yine dayanamamış bin akçe de o adama vermiş ve ikinci nasihatı da satın almış. ikinci nasihat da: GÖNÜL KIMI SEVERSE GÜZEL ODUR" Son kalan bin akçesi ile de yoluna devam etmiş. Tam şehrin çıkışında yine köşe başında bir adam bir nasihati bin akçeye satıyor. Adam bir parasına bakmış, bir de nasihati satan şahsa, dayanamamış ve kalan son akçesiyle de o nasihatı satın almış. Son nasihatte:


"HiÇ BiR iŞ ACELEYE GELMEZ". Parasız yoluna devam etmiş.

*** Şehrin çıkışında büyük bir topluluk ile karsılaşmış.


Topluluk telaş içindeymiş. Yaklaşmış ve oradakilerden birine neler olduğunu sormuş. Oradan birisi açıklamış, demiş ki : Burada şehrin tüm su ihtiyacını karşılayan bir kuyu var, ama kuyunun içinde de canavar var. Canavar suyu tutmuş, göndermiyor. Aşağıya kim indiyse bir türlü çıkamadı.


Şimdi herkes korkuyor aşağı inmeye" Adam düşünmüş ve ilk satın aldığı nasihat aklına gelmiş. "Kaderde ne var ise o çıkar" aşağı inmeye karar vermiş. Aslında bu nasihatleri herkes bilir ama uygulayabilmemiz için belli bir bedel ödememiz gerekiyor.


inince canavar hemen yakalamış ve yerine götürmüş.


Demiş ki: "Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler. Eğer sen bilirsen seni serbest bırakırım." Bir dizine sarışın ve dünya güzeli bir kadın, diğer dizine de kurbağa koymuş ve "söyle bakalım hangisi güzel?" demiş. Adam düşünürken aklına ikinci aldığı nasihat gelmiş ve "gönül kimi severse güzel odur"


demiş. Bu cevap canavarın çok hoşuna gitmiş. Zira canavar,kurbağanın gözlerine aşıkmış. Adamı salmış ve suyu bırakmış. Almışlar krala götürmüşler ve ağırlığınca altın vermişler.


Adamımız yoluna devam etmiş ve nihayet evine varmış.


Evinin camından içeri bakmış. Bir de ne görsün; karisi genç biri ile diz dize oturuyor. Hemen kılıcını çekmiş ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklına gelmiş "Hiçbir is aceleye gelmez". Kılıcını kınına koymuş ve içeri girmiş. Hoş beşten sonra karısına o genci sormuş. Kadın da: "bey sen gittiğinde ben hamileydim ve bir oğlumuz oldu. Bu genç senin oğlun" demiş.


KADERiNiZ ve YOLUNUZ AÇIK OLSUN, HAYAT ACELE ETMEYE GELMEZ





Göz Çukuru


Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam, deniz kenarında balık avlıyordu.Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin hükümdarı bu gariban adamla ilgilendi ve ona ,


" Ben burada iken oltana ne takılırsa sana onun ağırlığınca altın vereceğim "dedi.


Biraz sonra oltaya ortası delik bir kemik takıldı.Basit hafif bir kemikti bu . Padişah balıkçıya, "Ne yapalım,şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı " diyerek alıp sarayına götürdü. Adamlarına, balıkçıya ,elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretti.Kemiği terazinin bir kefesine koydular, öbür kefesine de altın koymaya başladılar.Beş , on, yirmi elli... diye altınları doldurdular ama kemik yerinden oynamadı. Görünüşte dört beş altını zor tartar göründüğü halde onlarca altın koydular,kemik bana mısın demedi, Altını doldurmaya devam ettiler,terazinin kefesi doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kıpırdamadı.


Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olabileceğini sordular. Bilge kemiği eline alıp küçük bir tetkikten geçirdikten sonra şu açıklamada bulundu:


" Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur.Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz,çünkü doymaz. Ama bir avuç toprak bunu doyurur."


Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve kemik hemen yukarı kalkıverdi.




AYI VE iKi ARKADAŞ


iki arkadaş birlikte ormanda gezerlerken,birden karşılarına bir ayı çıkıvermiş.


Biri çabucak bir ağaca tırmanmış ve kendini dalların arasına saklamış.Diğeri saldırıya uğrayacağını anlayınca ,boylu boyunca yere yatmış.


Ayı,yaklaşmış,burnuyla onu koklamış.Adam nefesini tutup elinden geldiğince bir ölü taklidi yapmış.Gerçekten de ölüye dokunulmadığına inanılan ayı bir süre sonra uzaklaşmış.


O uzaklaşınca ağaçtaki adam aşağıya inmiş ve merakla arkadaşına yaklaşıp;


“Ayı senin kulağına ne fısıldadı.”diye sormuş.


“Bana bir öğüt verdi”demiş “Zor durumlarda seni terk eden arkadaşınla asla yola çıkma.”





KALBINIZIN SESINI DINLEYIN


David o gün çok yogundu,seçim kampanyalari devam ediyordu.Aceleyle çevirdigi

telefonda karsisina çikan sarki gibi bir sesle karsilasinca sasirdi.Özür

dileyip kapatti.Ama o hos ses aklindan çikmiyordu. Ertesi gün sabah erkenden

o numarayi aradi.Telefon çalarken kalbi çok hizli çarpiyordu. Evet

karsisinda yine o tatli ses vardi.Kendisini tanitti. Konusmaya basladilar.

Konustukça kizdan daha da Etkileniyordu. Günler geçti.. Hergün onunla

konusuyordu,onun sesini duymadan güne baslayamiyordu. Kizgin oldugunda

sakinlestiriyor,üzgünken neselendiriyor, monoton günlerde yeni heyecanlar

asiliyordu. O soguk kis günleri bu sicacik sesle isinmis ve bahar gelmisti.

Bu arada seçim kampanyalarida çetin bir sekilde devam ediyordu.Bu arada

aklindan ve kalbinden çikaramadigi o kizla evlenmeliyim diye düsünmeye

basladi.Bu kampanyasi içinde olumlu olurdu. Danismani basinin etini

yiyiyordu."

Evlenirsen ,raitingin 10 puan artar diye...Su ana kadar bu konuyu pek ciddi

düsünmemesti. Neden olmasin dedi ve hizla telefonu çevirdi. Hiç nefes

almadan evlenmek istedigini söyledi ,kampanyasini anlatti, hayallerinden

bahsetti, seçimden sonra karayiplerde bir balayindan bile bahsetti. Onun

çoskusu genç kizada

geçmisti. Ama bir anda sessizlesti ve miriltili bir sesle " henüz beni

görmediniz ,ya begenmezseniz." dedi. David" bu kadar güzel bir sesin ve

kalbin sahibi çirkin olamaz herhalde" dedi.Bu arada eski nesesini ve

çoskusunu kaybetmisti. O zaman yarin bulusalim dedi.Bulusacaklari yeri

konustular.

Ertesi gün David heyecanla bulusacaklari yeregeldi.Biraz sonra uzaktan

yaninda köpegi ile güzel bir kiz geliyordu. Acaba o mu diye düsündü. Ama

parkin o kismindaki tek kisi olmasina ragmen ona

bakmiyordu. Uzaklara çok uzaklara bakiyordu. Sanirim o degil dedi.

Kizin gözlerinde günes gözlükleri vardi.Kizin gözlerinin ne renk oldugunu

düsünmeden edemedi.

Kiz David ile telefondaki melegin bulusacagi havuzun yanina kadar geldi. O

da ne! Elinde bir beyaz baston vardi. David saskinlikla ona bakakaldi. Bu o

telefonlarda konustugu melegiydi.Ama o kördü.Ne yapmaliyim diye düsündü.

Kaçip gitmeli mi ? Herseye ragmen elini tutup konusmali ve onunla evlenmeli

miydi ? David yutkundu ve birkaç adim atip,kizin yanindan geçip sessizce

gitti.Parkin disina çiktiginda son birkez dönüp kiza bakti.Kiz hala

uzaklara dogru bakiyor,köpegiyle konusuyor ve David 'i bekliyordu. David

günlerce, onu bekleyen kizin hayalini unutamadi. Sürekli dogruyu yaptigina

kendini inandirmaya çalisiyordu. Bazen eli telefona gidiyor, o gün isim

çikti gelemedim deyip,yine herseye yeniden baslamayi

düsünüyordu. Günler geçti ve seçimler sonuçlandi. David seçimleri kaybetti.

New Jersey valisi olamamisti. Yine avukatliga devam etmeye basladi. Noel

hazirliklarinin devam ettigi o öglen, sekreteri içeri girerek, davanin 25 dk

sonra olacagini hatirlatti. Hizla hazirlandi. Çantasini alip adliyeye

gitti.Yerine geçti oturdu. Önemli bir tecavüz davasi görülüyordu ve sanigi

David savunacakti, isi zordu. Biraz sonra karsi taraf ve hakim de yerlerini

almisti. David ilk taniga sorusunu sordu. Moralinin

bozulmamasi için karsi tarafin avukatina dönüp bakmamisti bile.

2.tanik ile ilgili notlarina bakarken, yüksek topuklu bir ayakkabi

sesi duydu. Karsi tarafin avukati tanigin yanina gidiyordu.

Avukat konusmaya basladi.Bu ses çok sert,acimasiz ama bir o kadar da

Tanidik geldi.Basini kaldirdi daha bir dikkatle bakti. O sirada saçlarini

simsiki topuz yapmis, menekse gözlü, dudaklari bir çizgi gibi kapali

avukatla gözgöze geldi. Iste o anda gözlerinde birden baska bir görüntü

canlandi. Çaglayan gibi omuzlarindan asagi sarkan sari saçlar, heran

gülmeye hazir yürek seklinde dudaklar, melek gibi bir yüz ve güzel bir

vücut. Bu o parktaki kiz olabilir

miydi..? Yoksa halisülasyonlar mi görmeye baslamisti. 2 saat sonra

dava bittiginde hiç bir sey hatirlamiyordu.Yanindan hizla geçen avukatin

pesinden kosup bahçede yakaladi. Tam agzini açip konusacakti ki, o menekse

göze, ta gözbebeklerinin içine kadar simsicak bir sekilde bakti; o çizgi

halindeki dudaklar

güller gibi açarak gülümsedi ve sarki gibi melodik bir ses duyuldu.

" Merhaba o gün parkta sana saka yapmak istemistim. Herseye ragmen

beni isteseydin, cesurca yanima gelip bana telefondaki melegim demis

olsaydin, ya da 1-2 saniye daha bekleyebilseydin, sana evet demek için

gelmistim. Oysa sen kendi kalbini sinavdan geçirdin ve basarisiz oldun. Bu

arada, sürekli aradigin... ya da parktaki günden sonra hiç aramadigin

telefon, ofisimdeki direkt telefondu."

Ve telefondaki melek yürüyüp gitti...


Kalbinizin sesini dinleyin





MUCiZE


Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen herşeyi yapmışlardı. Georgi'nin yalnızca çok pahalıya malolacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally:

"Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir."

Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti. Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce "Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi.

"Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum"

diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi. Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti:

"Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum."

Eczacı Sally'e bakarak: "Anlayamadım" dedi. "Şeyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir

mucize kaç paradır, bayım?"

Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez:

"Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım"

dedi. Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak

"Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli"

dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek

"Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım?" diye sordu.

"Bilmiyorum"

dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti:

"Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ve ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' deyince ben de

paramı alıp buraya geldim."

"Ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam.

"Bir dolar ve onbir sent" dedi Sally.

"Ve dünyadaki tüm param bu!"

"Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para"

dedi, iyi giyimli adam. Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak

"Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum"

dedi. iyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı. Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı.Anne:

"Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi.

Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça malolduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir

dolar ve onbir sent!





Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:

- Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum.

Çok yakın olduğunu söylediler.

Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:

- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.

Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

Çocuk:

- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

- iyi ama, demiş adam. Bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?

- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolya lar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini.

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:

- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki.

Sizinkiler sağlam öyle değil mi?

Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:

- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.






Sponsorlu Bağlantılar
Gitti Gidiyor..
 
Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Dini Hikayeler - Ali Eren UzZMaN Kitap Tanıtımı 0 04-24-2013 16:20
Gül Kokulu Hikayeler - Kemal Turan UzZMaN Kitap Tanıtımı 0 04-06-2012 10:20
|| Ders Çalışmaya Ön Hazırlık: Ders Çalışma Ortamı || Avea Eğitim 0 12-06-2009 16:33
Gülmekten Ölüceğiniz Hikayeler Vodafone Komikler.. 0 12-04-2009 15:47
Atatürk ten ders niteliğinde bir anı... Turkcell Ulu Önder Atatürk 0 12-04-2009 12:09



Powered By vBulletin® Copyright ©2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.

ShevKose