Peygamberler üç kısma ayrılır...;
Peygamberler Üç Kısımdır:
• Ulül-Azm olanlar,
• Resul olanlar,
• Nebi olanlar.
1. Ulül-Azm Olanlar:
Peygamberlerden
"Azim sahibi" olanlar, diğerlerinden üstündür. Ulül-azm peygamberlerin sayısı Âyet-i kerime'lerde nass yoluyla zikredilmiş olan beş peygamberdir:
"Peygamberlerden söz almıştık. Resul'üm! Senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan, ve Meryemoğlu İsa'dan pek sağlam bir söz aldık." (Ahzâb: 7)
Hakk'ı bırakıp putlara yönelen, küfür ve sapıklığa dalan bir kavme, Allah-u Teâlâ'nın ilâhî emirlerini tebliğ üzere gönderdiği ilk peygamber Nuh Aleyhisselâm'dır, ulül-azm peygamberlerin de ilki sayılır.
Diğer bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyuruluyor:
"Nuh'a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Resul'üm! Sana vahyettik, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki, dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin." (Şûrâ:13)
Nuh Aleyhisselâm'dan Muhammed Aleyhisselâm'a kadar gelen şeriat sahibi peygamberlerin hepsine de bu emir verilmiş bulunmaktadır. Bütün peygamberler bunu tatbik için gönderilmişler, hepsi de zamanlarındaki din bozukluklarını düzeltmek için doğru din ile gelmişler, tefrikayı, ayrılıkları kaldırmak için Tevhid'e dâvet etmişlerdir.
Bu peygamberlere
"Azim sahibi" denilmesinin sebebi; azimlerinin kuvvetli, imtihanlarının şiddetli, mücadelelerinin ağır ve güç oluşundandır.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde:
"Resül'üm! Azim sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret!" buyuruyor. (Ahkâf: 35)
Çünkü sen de onlardansın.
Resulullah Aleyhisselâm, peygamberler içinde en çok mücadele vereni, en ziyade sabır ve fedâkârlık gösterenidir. Nitekim Allah-u Teâlâ da onu diğer peygamberlerden daha çok övmüş, ikram ve ihsanlara mazhar kılmıştır.
Muhammed Aleyhisselâm:
Habib-i Ekrem -sallAllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz
"Azim sahibi" peygamberlerin en faziletlisi, en üstünüdür. Kâinatın mebdei, mahlûkatın ekmeli ve efendisidir.
Allah-u Teâlâ Hazretleri, kendisinden önce gelen her peygambere ona tâzim etmelerini, teslim olmalarını, gönülden bağlı olmalarını, ona ellerinden gelen her türlü yardımı yapmalarını emretmiştir.
"Ona mutlaka iman edeceksiniz ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız." (Âl-i imrân: 81)
Ve bu bütün Enbiyâ-i izam Hazerâtı da bu emr-i ilâhiyi kabul etmişler, onun üstünlüğünü, izzet, şeref ve meziyetini ümmetlerine tebliğ etmişlerdir.
Onların her biri bir kavme, birkaç şehir halkına veya bir ümmete ve belirli bir zamanda gönderildikleri için, peygamberlikleri yalnız kendi kavimlerine hastır. Fakat o, bütün insanlığa ve cinlere gönderilmiş, âlemlere rahmet olmuştur. Kıyamete kadar gelecek insanların tamamı, onun irşad sahası içindedir. Zaman ve mekânın efendisidir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Resul'üm! Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndermişizdir. Ne var ki insanların çoğu bilmezler." buyuruyor. (Sebe: 28)
Bilgisizlikleri onları içinde bulundukları azgınlık ve sapıklığa, muhalefet ve isyana sevketmektedir.
Resulullah Aleyhisselâm Miraç gecesinde Kurb-i ilâhî fezâsında öyle ilerledi, Rabb'ine öyle yaklaştı ki, aradan bütün perdeler kalktı ve huzur-u ilâhîye kabul buyuruldu. Zamandan mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hakk'ın Cemal rüyetine erdi. O'nu baş gözü ile yalnız ve yalnız Habib-i Ekrem -sallAllahu aleyhi ve sellem-i gördü. Onu kendi nurundan halkettiği için, o nur Nur'u görmeye takat getirebildi.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Kuluna iki yay kadar, yahut daha da yakın oldu." (Necm: 9)
Cebrâil Aleyhisselâm mukarreb melek olduğu halde Sidre-i müntehâdan bir parmak ucu kadar ileri geçerse yanacağını ifade etti. Ve fakat Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm'ı kendi nurundan halkettiği için, onu kendisine o kadar yaklaştırdı ki, o yanmadı. Allah-u Teâlâ'nın nurundan olduğu için yanmadı ve ona dilediğini, murad ettiğini vahyetti. Onun mübarek kalb-i şerif'i ilâhî esrar odası haline geldi ve bütün bu esrar kendisinde kaldı, dilediğine dilediği kadar açıkladı.
Musa Aleyhisselâm da ulül-azm peygamberlerden olduğu halde, Allah-u Teâlâ'nın Cemâl-i bâkemalini göremedi, dağa tecelli buyurduğunda dayanamadı ve baygın yere düştü. Her ikisi de ulül-azm olmasına rağmen, arada bu kadar büyük farklar var.
İslâm dini ilk insan ve ilk peygamber Hazret-i Âdem Aleyhisselâm ile başlamış, zamanın akışı içerisinde ve her peygamber gelişinde en mükemmele doğru daima bir gelişme kaydetmiştir. Musa Aleyhisselâm'a indirilen İslâm, Nuh Aleyhisselâm'a indirilen İslâm'dan daha şümullü ve daha mükemmeldi. Muhammed Aleyhisselâm'a gelince de kemâlini buldu ve son şeklini aldı.
Artık İslâm'dan sonra kıyamete kadar yeni bir din, yeni bir peygamber gelmeyecektir. Çağlar boyunca insanlığın maddi ve manevi bütün ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir özelliğe sahiptir. İslâm dururken eski dinlere uymak, gündüz gökte yıldız aramak gibidir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde İslâm'dan başka din arayanın dininin kabul edilmeyeceğini ferman buyurmaktadır:
"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecektir ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır." (Âl-i imrân: 85)
Bu kimseler bütün iyiliklerini kaybetmiş ve cezaya müstehak olmuşlardır. Küfürle ölenlerin her biri dünya dolusu altın vermiş olsalar bile ahirette kendilerini kurtaramazlar.
O hem peygamberler silsilesini hitama erdiren son peygamber, hem de bütün peygamberleri tasdik eden ilâhî bir mühürdür.
Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"Muhammed Allah'ın Resul'ü ve nebilerin sonuncusudur." (Ahzâb: 40)
Onun teşrifi ile nübüvvet ve risalet kemale erip son bulmuş, bu suretle İslâm dini de son ve ebedî bir din olmuştur. İslâm dininin inkıraza uğraması veya ortadan kaldırılması düşünülemez. Hiç bozulmadan aslî hüviyetinde devam edecek, nübüvvet ve risalet nurları kıyamete kadar baki kalacaktır. Öyle bir din ve öyle bir kitap getirmiştir ki, beşeriyetin ondan başkasına artık ihtiyacı kalmamıştır.
Kendisinden önce gelen peygamberlerin getirdikleri dinlerin daha kemallisini getirip tamamlamış, getirdiği din bütün dinlerin hükümlerini neshederek yürürlükten kaldırmıştır. Ümmeti ise bütün ümmetlerden üstün olmuştur. Hâtem'ül-enbiyâ sıfatı ile âlemlere rahmet olarak gelmesinde, gerek yüce şahsiyetine, gerekse ümmet-i muhteremesine tâzim vardır.
Dünyanın sonuna kadar bütün insanların saâdet ve selâmetini sağlamak için gönderilmiştir. Kıyamete kadar kendisinden ışık alınan bir nurdur. Nûru cihanı kucaklar, ebede kadar ışık saçar.
İnsanların zanlardan, vehimlerden kurtulmaları, kendilerini yaratanı tanımaları, olgunlaşıp kemale ermeleri, ancak peygamberler vasıtası ile olur. Peygamberler ise feyizlerini Sultan-ı enbiyâ olan Muhammed Aleyhisselâm'dan almışlardır. İnsanları imansızlık karanlıklarından kurtarıp, iman ve hidayet nuruna kavuşturmaları, ondan iktibas ettikleri nurla olmuştur. Çünkü onun yaratılışı onlardan öncedir. O, insanoğlunun gözü mesabesinde olan peygamberlerin gözbebeğidir.
Ulül-azm peygamberler dahi onun yolunda olmayı temenni etmişlerdir.
Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Eğer Musa sağ olsaydı, bana uymaktan başka yol bulamazdı." (Ebu Dâvud)
Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın, Allah-u Teâlâ'nın izni ile semadan ineceği ve ona tâbi olacağı, şeriatı ile amel edeceği malum ve müsellimdir.
Peygamberlerin her biri birer yıldızdırlar. Güneşin doğmasından önce, karanlıktaki insanlara ışık saçtılar, kendi ümmetlerinden zulmeti kaldırdılar.
Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm ise fazilet semasının güneşidir, bütün nurların aslıdır. Cümle âlemin nûru, gurur ve sürurudur. Nurlar onun nurundan yayılmıştır.
Kıyamete kadar insanları şirkten, küfürden, isyan ve tuğyandan, cehalet ve dalâletten kurtaracak; âlemi hidayet nuru ile gündüz gibi aydınlatacaktır.
İnsanlar için en büyük bahtiyarlık, en yüksek mertebe ve en büyük meziyet, emsali görülmemiş ve bir daha da görülmeyecek olan Peygamber Aleyhisselâm'ın yolunda yürümek, yüce ahlâkını tatbik edebilmektir.
2. Resul Olanlar:
Resul
"Gönderilen kimse" mânâsına gelir. Allah-u Teâlâ'nın hususi olarak indirdiği Kitap ile vahyetmiş olduğu, hükümlerini halka tebliğ etmek üzere gönderdiği peygamber demektir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Resul'üm! Kuran'da Musa'yı da an! O seçkin kılınmış halis bir insan ve Resul bir peygamberdi." buyuruyor. (Meryem: 51)
Musa Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ'dan haber veren ve insanlara doğru yolu gösteren, derecesi yüksek bir Resul'dü.
Resulullah -sallAllahu aleyhi ve sellem- Efendimize yeryüzüne kaç resul kaç nebi gönderildiği sorulduğunda; resullerin 313, nebilerin ise 124 bin olduğunu söylemiştir. (Ahmed bin Hanbel)
Her "Resul" nebidir, fakat her "Nebi"resul değildir.
Diğer bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyuruluyor:
"Senden önce gönderdiğimiz hiçbir resul ve hiçbir nebi yoktur ki.." (Hacc: 52)
Bu Âyet-i kerime Resul ile Nebi'nin mânâlarında farklılık bulunduğunu bildirmektedir.
3. Nebi Olanlar:
Nebi
"Haber getiren veya yol gösteren kimse" mânâsına gelir. Kendisine kitap indirilmemekle beraber, tebliğe memur olsun olmasın, kendisine vahyedilen peygamberdir. Kendisinden önceki Resul'ün şeriatını bildirmek için gönderilmiştir.
Resul şeriat koyucu, nebi ise o şeriatı koruyucu peygamber demektir.
Nitekim İsrâiloğulları'na gönderilen peygamberlerin hepsi de Musa Aleyhisselâm'ın şeriatını anlatmak için gönderilmişlerdir.
İsmail Aleyhisselâm yeni bir şeriatle değil, İbrahim Aleyhisselâm'ın şeriatı ile gönderildiği halde Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Resul'üm! Kitab'da İsmail'i de an. Çünkü o sözüne sâdık bir Resul ve Nebi idi!" buyuruyor. (Meryem: 54)
O halde hem Nebi hem Resul'dür. Babası İbrahim Aleyhisselâm'a indirilen on sayfayı tebliğ ile vazifeli olduğu için
"Resul", kendisine vahyedilen ilâhî ahkâmı ümmetine haber vermesi sebebiyle de
"Nebi" idi. Gönderildiği insanlara nispetle yeni bir şeriat olmuş oluyordu.
.